SUSKUNLAR
İHSAN OKTAY ANAR
ROMAN
“Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim “Gel” dememiz değil, ayrıca onların sana “Git” demeleri. Hiç kimseye ‘kötüdür’ deme. Aslında onlar bilmeden iyilik eden insanlardır.”
İhsan Oktay Anar – Suskunlar
Öncelikle belirtmem gerekir ki bu yazı ve yorumlar tamamen benim şahsi hezeyanlarım ve zihin salgılarımdır. Yazarın ne dediği ve ne düşündüğü ile tamamen bağlantısızdır. Ayrıca kalem ehlini eleştirecek seviyede olmadığımı, canı sıkılınca arada kitap okuyan ve okuduklarından etkilenip heyecanlanan bir cahil olduğumun gayet farkındayım. Bu sebepten eğer yorumlarımın fazla olduğunu düşünürseniz altında kötü niyet aramayın, sadece gaza gelmişimdir.
Bu yorumlar romanı okudukça aklıma gelenlerdir ve belli bir sıralamaya tabi değildir.
Ayrıca içiniz rahat olsun bu yazı hikaye ile ilgili spoiler içermemektedir. Başlayalım o zaman:
Yazarın okuduğum ilk eseri olduğu için başlamadan önce google amcaya bir sordum. İhsan bey’in yüksek entelektüel rütbeye sahip bir felsefe ustadı ve ayrıca öğretim üyesi olduğunu görünce, hmm bu güzel haber dedim, kendi kendime.
Başta rahatsız edici şiddete dini jargonla karşılaştım, ama daha sonra İhsan beyi tanıdıkça rahatsız olmaktan ziyade okudukça kahkaha atmaya başladım. Çünkü aptallık ancak böyle sezdirilmeden aptalın yüzüne yüzüne vurulur.
270 sayfalık romanın 50. sayfasına gelmiştim ve hala karakter tanıtılıyordu, çok fazla ve uzunca detaylarla sürekli yeni karakterler tanıtılıyor ve bir türlü hikayeye bağlanamıyor insan ve bu durum yol yakınken vaz mı geçsem dedirtebilir derecede.
Ancak 70. sayfadan sonra bir hikaye ve olaylar silsilesi kafanızda oluşmaya başlıyor, bu kadar detaya takılmanın sebebi nedir anlamış değilim. Hele benim gibi hızlı okumayı sevmeyen ve okuduğu kitabı kelimesi kelimesine yalamayı seven biri için bu durum işkence gibi.
Başladım okumaya, ilk aklıma gelen kullanılan dildi, yazar çok fazla farsça ve arapça kelime kullanmış, osmanlıcanın hafifletilmiş halini desek yeridir. tabi bu bana koymaz hatta hoşuma gitti çünkü yıllarca aldığım farsça ve arapça eğitiminin bir halta yaradığını görmek bir nebzede olsa acımı hafifletiyor. Ancak bunun zamanın kitap nedir bilmeyen veya edebiyatı boktan pembe romanlar sanıp fipiçi okuyan Türk gencinin hoşuna gideceğini sanmıyorum çünkü ikide bir sözlüğe bakmak hoşuna gitmeyecektir.
Sadece karakter anlatımında değil olay yeri anlatımında da aşırı detaycı bir yazar olduğunu anlamam çok üzün sürmedi, o kadar aşırıya kaçıyor ki roman değilde sefer name okuduğunuzu zannedebilirsiniz ve bu da hiç hoş değil. Evet hikayenin zamansal atmosferini güzel anlatıyor ama sabır zorlayıcı olabilir.
Olaylardaki ince mizah kalitesi ilerledikçe artıyor ve hayranlık uyandırıyor.
Yazarlar ikiye ayrılır. Dış dünyacılar ve iç dünyacılar. Dış dünyacılar karakterin düşünden ziyade onun bulunduğu ortamı ve olayların geliştiği atmosferi anlatıp dururlar. Ancak birde iç dünyacılar vardır ki bu benim sevdiğim tarzdır, bunlar olayları karakterin gözünden bakıp karakterinden zihninde yaşar ve anlatır, hikayeyi karakter ile yaşar atmosferi onunla görür hissedersiniz. Şansıma bugüne kadar okuduğum bir çok roman iç dünyacılarca yazılmıştı, Sartre’nin Bulantısı bunun için müthiş bir örnektir. İhsan bey ve suskunlar ise dış dünyacılar için önder olabilir.
Dediğim gibi zor bir dili olmasına rağmen yazar bir tarafından uydurduğu ve anlamını internette bile bulamadığımız cümlelerle sürprizlerine devam ediyor. “Lazare, deuro ekso!” !? latince bir şey herhalde? ama nedir? ben anlamını bulamadım. Mealini başkasından öğrenmekte istemiyorum, sonuçta yazarın düşüncesini çözmek için okuyoruz şu mereti değil mi? Farsça ve arapça ile aşina olmama rağmen arada bir sözlüğe bakmam gerekirken üstüne birde anlamını çözemediğim latince ile karşılaşınca iyice çileden çıktım. (siz biliyorsanız söyleyin lütfen.)
“Hazakatle ve ustalıkla!” yani ustalıkla ve ustalıkla. bu tür kelime oyunlarıyla sıklıkla karşılaşacaksınız kitapta.
Ama bir kez daha söylemeliyim, üstadın mizah anlayışı beni benden aldı. Hayalet avcısının olayı gülmekten karnıma ağrılar soktu. Kullandığı dilin ciddiyeti ve hikayedeki saçmalığın ironisi ise bunun tadı tuzu oluyor. “Yaradana sığınan adam ise, feryadı basa basa durmadan zıplamaya başladı.” bu cümle bitirdi beni.
Kitap okuru eski istanbula götürüp sokak sokak gezdirip sizi o zamanda yaşatıyor. Bu konuda çok başarılı.
İlerledikçe sıkıcı gereksiz detaylardan tam yeter artık kitabı bırakıyorum dediğinizde hikayeye dönmesi ve o açlığı gidermesi defalarca can kurtarıcı olmuştur.
Bir roman okuyorsam yazarın ideolojisini merak ederim, din hakkında düşüncesini özellikle. Usta bir yazar ideolojisiz bir yazar olmalıdır doğru ancak tarafsız olmadığım için tarafımdan olanı sevmemek elde değil. Sonlara kadar beni merakta bekleten İhsan efendi ise rengini cüce efendi ile Çapraz Bayram’a din dersi verirken belli etti.
270 sayfa bir kitap için az bir rakam değil ancak lafı uzattıkça uzatıp hikayenin bütün heyecanını ve önemli olaylarını son 50 sayfaya sığdırmak ise hiç adil değil diye düşünüyorum. Ama herhalde bu bir sinema filminden romanına bir çok eserin klişe hastalığıdır diye düşünüyorum.
Lafı fazla uzatmadan şöyle toparlayayım;
Kitap güzel ve felsefi olarak dolu. Tarih sevdalıları vazgeçilmezi bir roman. Fantastik diyorlar ama yaşadığımız toplumun kültürünü ve dinini göz önünde bulundurursak eğer pekte fantastik sayılmaz. Kitap yüklü tarihi ve dini olaylar içeriyor, son akşam yemeğinin islami versiyonundan tutunda sofu dincilerin nasılda şeytanın ta kendisi olduklarını ortaya çıkaran muhabbetlere kadar.
O zaman lafı şöyle kapatalım;
Tüm bu saydıklarımı bilseydim, yine okur muydum? Evet.
İkinci kez okur muyum? Hayır.
Yazarın diğer kitaplarını okumak ister miyim? Evet. (siparişi oluşturdum bile.)
Lütfen yorum, düşüncelerinizi ve önerilerinizi bizimle paylaşmayı esirgemeyin.


Yazarın benim elimde de puslu Kıtalar atlası kitabı var hocam.hemen okumaya başlayayım o zaman
BeğenBeğen
Yazarı tavsiye ederim hocam. Dediğiniz kitabı sipariş etmeyi planlıyorum.
BeğenBeğen